Salı , 26 Mayıs 2015
Anasayfa » Yazarlar » Sanata ne gerek var
Sanata ne gerek var

Sanata ne gerek var

Günümüz Türkiye’sinde sanata verilen değerden söz açmak istiyorum bugün. Siyasetle uyanıp, siyasetle yattığımız şu günlerde, sanatı unutmayacağız elbette. Unutmamamız için nedenlerimiz var… En başta, bu yıl 34. yaşına basan Film Festivalimiz…

İlk günlerde izlediğim filmlerden birkaçına değinmek isterim. Vasat bir açılış filminin, Küba yapımı “Hal ve Gidiş”in ardından gelen “Postacının Beyaz Geceleri”, Andrey Konçalovski’nin eski günlerdeki başarılarını anımsatan bir çalışmaydı. Polonyalı kadın yönetmen Malgorzata Szumowska’nın “Beden”i ise, metafizikle fiziğin çatışmasını irdeleyen, sonucu seyirciye bırakan duyarlı bir yapım.

Greenaway’in maniyerizmine düşkün olmadığımdan, “Eisenstein Meksika’da” beni heyecanlandırmadı. Kanadalı Denys Arcand, “Güzellliğin Hanedanı”nda formsuzdu. François Ozon, “Yeni Kız Arkadaşım”la, belki de en kötü filmiyle karşımızdaydı. Ivan Ikic’in “Barbarlar”ı, günümüz Sırp toplumundaki milletçilik, şiddet olgusu ve çıkışsız bir gençlik üstüne yeni bir şey söylemeyen bir yapımdı. Alman yönetmen Christian Petzold’un “Yüzündeki Sır”, klasik bir şemayı, çok iyi oyuncularla aktaran bir savaş sonrası dramı. İnandırmasa da, izletiyor…

Yann Demange’nin “’71”i, İrlanda iç savaşına içeriden bir bakış sunan başarılı bir yapım. Bağımsız İngiliz sinemasının en iyi örneklerinden biri… Şimdilik en sevdiğim film de, gene İngiltere’den; Andrew Haigh’in “45 Yıl”ı. Mutlu bir evlilik ve 45 yıl önce yaşanmış bir hikâye… İnsan ilişkileri üstüne, müthiş incelikler içeren bir anlatı.

Daha önümüzde dokuz gün var. Geçen hafta önerilerimi sıralarken, nasılsa atladığım bir kaç filmi daha eklemek isterim listeye. Yılın belki de en önemli belgeseli “Citizen Four” ve de hayranı olduğum Kübalı belgeselci Patricio Guzman’ın “Sedef Düğme”si, İran sinemasının ustalarından Muhsin Makmalbaf’ın “Başkan”ı, bu yıl Cannes’da izlediğim iki güzel film, Pascale Ferran’ın “Kuş İnsanlar”ı ile üç yönetmenin imzasını taşıyan Fransız yapımı “Party Girl”…

Sanata ne gerek var” sorusuyla başlamıştık… Festival seyircisi bu sorunun yanıtını çok iyi biliyor. Yalnızlığımızı, umutsuzluğumuzu yenmek için gidiyoruz sinemaya. Ya da, bu çirkin dünyaya bir tutam estetik katmak için… Başkalarının hayatlarını izlerken, kendi hayatlarımızı sorguluyoruz. Ve, başka bir dünyanın mümkün olup olmadığına bakıyoruz…

Yalnızca filmler değil elbette, susuzluğumuzun ilacı… Önceki akşam, İş Sanat’ta izlediğim bir dans gösterisi, sanatın hayatımıza katabileceği güzelliklerin somut bir örneğiydi. Amerikalı genç bir dans topluluğu “Jessica Lang Dance Company”den söz ediyorum. Son yıllarda izlediğin en mükemmel sahne olayıydı desem abartmış olmam. J. Lang’ın koreografileri, dansçıların bedenleri, müzik ve tasarım inanılmaz bir estetik bütünlüğe ulaşıyordu. Bir renk cümbüşü içinde, müthiş bir sadelik içeren kostüm ve sahne tasarımlarını kıskançlıkla izledim. Ve kaçırdığım iki filme hiç üzülmedim… Bu gece, sinemaya gene ihanet edeceğim galiba. Çünkü, Yapı Kredi’nin sponsorluğunda müthiş bir caz konseri var: Wolswagen Arena’da: “Dee Dee Bridgewater”…

Dikkat ettiyseniz, hep bankalardan, holdinglerden söz ediyoruz, sanattan konuşurken. Oysa, dünyanın başka yerlerinde sanat kamunun desteği ile ulaşır geniş kitlelere. Özel sektörün katkısı ikinci plandadır. Bizde ise, siyaset dünyasının sanatla ilişkisi hiçbir zaman iyi olmamıştır. Sanat, ya korkulan bir varlıktır siyasetçi için, ya da önemsenmeyen, küçümsenen bir olgu. Propagandaya yararsa kullanışlı, yaramadığı zaman gereksiz… Sanırım, önümüzdeki haftalarda bu konuya yeniden dönmemiz gerekecek… Ama, önce sinemamız… Haftaya bu yılın yerli filmlerine bakacağız…

[email protected]

 

*

Not:

Geçmiş yazılara şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://arsiv.taraf.com.tr

Etiketler:

Hakkında Vecdi Sayar

Vecdi Sayar